Beni Takip Edin !

Zaman, 28 Ağustos 2013

 

Türkiye dış politikasına realist gözlükle bakanların her şeyi doğruluk testine tabi tutmak gibi kötü bir huyları var. Bu huy onları diğer ekollerden ayıran en önemli özellikleri olsa da, doğruluk testine fazla güvenmek birçok şeyi de görmemizi engelliyor.

Realist dış politika uzmanlarının “değerli yalnızlık” konusunda yazdıklarını okuyanlar ya da bu gazetenin dünkü sayısında Şaban Kardaş’ın “Galat-ı meşhur olarak ‘değerli yalnızlık’” başlıklı yazısına göz atanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Kardaş, Cengiz Çandar’ın popülerleştirdiği “değerli yalnızlık” kavramının nasıl galat-ı meşhur olduğunu büyük bir yetkinlikle ortaya koyuyor. Peki ama hikaye burada bitiyor mu? Yani bir kavramın sorunlu, yanlış ve ideolojik olduğunu ortaya koymak o kavramın geçerliliğine halel getiriyor mu?

Kestirme bir cevap vereyim: Hayır. Neden hayır cevabını verdiğimi başka bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım. Ulusalcı sol ya da sadece ulusalcı olarak tanımlayabileceğimiz bir çevre, AK Parti iktidara geldiği günden beri bu iktidarın ABD tarafından mümkün kılındığını ileri sürmüş hatta AK Parti’nin seçimlerde aldıkları oyları CIA ajanlarının faaliyetlerine bağlamaya kadar gitmişti. Üstelik bu iddialar okumuş yazmış isimlerden çıkmıştı. Az biraz Türkiye siyasetini takip eden herkesin “deli saçması” diyebileceği bu tespitler nasıl oluyor da dolaşıma girebiliyor ve kendilerini tekrarlayabiliyorlar? Doğru oldukları için değil, AK Parti’yi itibarsızlaştırmada belirli bir fonksiyon üstlendikleri için bu tespitler tekrarlanıyor ve tüketicileri tarafından sürekli bir şekilde dolaşıma sokuluyorlar. Yani olay şu; saçma olduğunu biliyorlar ama yine de inanıyorlar.

Gelelim “değerli yalnızlık” kavramına. İlk söylenmesi gereken şey şu: Kavram Cengiz Çandar tarafından İbrahim Kalın’ın Twitter’da yazdığı bir ifade üzerine geliştirilmedi. Aksine Kalın’ın kullandığı ifade uzun bir süredir işleyişte olan ve Cengiz Çandar tarafından da savunulan bir söylem için fonksiyonel olması nedeniyle öne çıkarıldı ve kullanıma sokuldu. Yine Cengiz Çandar’ın kullanmasından sonra bu kavramın neden bu kadar hızlı yayıldığını ve geniş bir kullanım alanı bulduğunu açıklayan da söz konusu kavramın fonksiyonelliği. Kısacası bu kavram belirli bir söylemin içinde o söylemi normalleştiren, onun dolaşımına katkıda bulunan ve onu ikna edebilir kılan bir işlev gördüğü için bu kadar sahiplenildi. Dolayısıyla, soru şu olmalıydı: “Değerli yalnızlık” neden bu kadar kolay dolaşıma girebildi? Diğer bir ifadeyle, kavramın böylesine kolay dolaşıma girmesini mümkün kılan söylem zemini neydi?

Bu sorunun cevabına geçmeden önce “dış politikanın” sadece dış politika olmadığı meselesinde birkaç kelam etmek gerekiyor. Daha önce yazdığım bir yazıda şunları söylemiştim: AK Parti’nin “komşularla sıfır sorun” politikasını, Kemalist dış politikanın (Kemalizm’in iç siyasetteki hâkim pozisyonunu normalleştirip süreklileştiren işlevi) karşısında ortaya çıkan tasfiye edici bir dil olarak görmek gerekir. Diğer bir ifadeyle komşularla sıfır sorun “çifte direniş” olarak işlev görmüş ve Kemalist hegemonya ile mücadele eden AK Parti’nin politik dilini dış politika üzerinden normalleştirmiş, meşrulaştırmış, onaylamış ve hatta ona alan açarak söylem alanını baskın bir şekilde belirlemesine imkân sağlamıştır. Diğer bir ifadeyle, KSS bir taraftan bu politikanın yürütücülerine önemli bir konuşma alanı açmış ve hâkim Kemalist dili o zamana kadar kıyıda köşede kalmış (marjinalleştirilmiş) alternatifleri ile açık bir rekabete sokmuştur. Diğer taraftan da Kemalist hegemonik blokun bu ülkedeki en önemli kurumsal koruyucusu olan ordunun (dış politikadaki) ayrıcalıklı konuşma alanını elinden alarak (yani artık etrafımız tehditlerle çevrili değil, çekilebilirsin) politik alandan tedrici tasfiyesini mümkün kılmıştır.

Yani demem o ki, dış politika söylem ve pratikleri içerideki iktidar mücadelesinden bağımsız düşünülemez, aksine bu söylem ve pratikler söz konusu iktidar mücadelesi ile birlikte düşünüldüğünde anlamlıdırlar. Son iki yıldır AK Parti’nin iç siyasetteki hegemon pozisyonu karşısında bulunan muhalif bloklar bu hegemonik aktörün kimliğine yönelik saldırıların onu besleyip büyütmekten başka bir işe yaramadıklarını fark etmiş durumdalar. Dolayısıyla AK Parti’yi itibarsızlaştıracak ve bu itibarsızlaştırmayı kestirme bir yoldan yapacak alternatif söylemin dış politika etrafında olabileceğini görmüş gibi duruyorlar. Bu daha önce “eksen kayması” düzleminde denense de, söz konusu teşebbüs yine kimlik etrafında dönüp dolaştığı için fazla “işe yaramamıştı”. Arap Baharı’nın kartları yeniden kardığı uluslararası bir ortam itibarsızlaştırma noktasında muhalif bloklara yeni bir imkan sununca AK Parti ile özdeşleşmiş en önemli ilke olan ‘komşularla sıfır problem’ hedef tahtasına konuldu.

Önce muhalif siyasi blok çevresinde başlayan bu eleştiri, AK Parti’nin küstürdüğü liberal çevreleri de içine katarak hızla genişlemiş durumda. Özellikle Gezi eylemleri ile birlikte AK Parti’nin söylem üstünlüğünün ciddi bir şekilde sarsıntıya uğraması bu dalgayı daha da güçlendirmiş ve uzun bir süre Kemalist iktidar karşısında AK Parti’yi desteklemiş olan Hasan Cemal ve Cengiz Çandar gibi birçok isim eleştirilerini yeni hegemon güce yöneltmeye başlamıştır. Dolayısıyla bu isimlerin en önemli eleştiri hedeflerinin başında AK Parti’nin dış politika uygulamalarının gelmesi bir tesadüf değildir. “Değerli yalnızlık” bir taraftan komşularla sıfır sorun politikasının öldüğünü ilan etmenin dolaylı bir yolu iken diğer taraftan da AK Parti’nin politikaları nedeniyle Türkiye’nin hızla yalnızlaştığının teknik bir ifadesi olmuştur. Dolayısıyla, bu yeni eleştirel söyleme göre AK Parti sadece otoriterleşmiyor aynı zamanda Türkiye’yi yalnızlaştırarak “ulusal çıkara” da zarar veriyor.

Sonuç olarak, değerli yalnızlık muhalif blokların AK Parti’yi dış politika üzerinden itibarsızlaştırdığı daha geniş bir söylem alanında üstlendiği fonksiyon nedeniyle değerlidir. Tam da bu nedenle realistlerin “AK Parti’nin kendisinin ilan etmediği, muhalifleri tarafından hayali olarak üretildiği” tespiti bu kavramı değersizleştirmez. Aksine bu tespit kavramın dolaşım alanını genişlettiği gibi onu tartışmaların merkezine çekerek fonksiyonelliğini güçlendirir. Fakat belirtmem gerekir ki, bu süreçten kaçmak, bu kavramı görmezden gelerek onu kenara itmek de öyle sanıldığı gibi kolay değildir. Söylem alanı içindeki normalliğini kaybettirecek dil ve mekanizmalar (misal Ortadoğu’daki yapısal değişimlerin Türkiye lehine dönmesi, AB ve ABD ile ilişkilerin restore edilmesi, demokratik reformlarda yeniden ciddi bir ivme yakalanması, ya da kavramın yan anlamlarını restore ederek onu olumlu bir zemine çekmek) devreye girmediği müddetçe değerli yalnızlığı çok daha tartışacağız gibi duruyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.