Beni Takip Edin !

Anlayış, Mart 2010, Sayı 82

lber Ortaylı, Halil İnalcık ve daha birçok tarihçinin dillendirdiği “asker millet” argümanı, tarihin semptomlarını seçmeci bir okumaya tabi kılarak bunların hakikate dönüşltürülmesi sürecinden başka bir şey değil.

GEÇTİĞİMİZ günlerde MHP’nin siyaset okulunda konuşan tarihçi İlber Ortaylı’nın “Biz asker milletiz. Asker düşmanlığı pompalanıyor. Açılım lafları boştur. Sivil siyaset olmazsa darbe normaldir.” ifadelerini kullanması basında “şok açıklamalar” başlıklarıyla karşılık buldu. Konuşmasında “asker millet” olmanın Türklerin en önemli vasfı olduğunu belirten Ortaylı, “Askerî vasıflarını kaybetmiş Avrupa, bizde bulunan bu vasfın da yok olmasını istiyor” diyerek askere yönelik “kampanya”nın dışarıdan yürütülen bir proje olduğuna da işaret ediyordu. Yine resim, heykel ve musikisi olmayan, filozof dahi yetiştiremeyen, fakat elinde “ölmeyen sanat”ı yani askerliği olan bir toplumun, Batı’dan gelen bir “kışkırtma” ile karşı karşıya olduğuna dikkat çekiyordu.

Devamını okuyun

Birgün, 27 Temmuz 2007

15 şubat 1999’da sanal dünyaya dahil olduğunda kurucusu ssg’nin de kabul ettiği gibi ekşi sözlüğün bugün alacağı hali “tahmin etme[k]” neredeyse imkânsızdı. fakat son birkaç yıldır ekşi sözlük, internet dünyasıyla az çok dirsek teması bulunan hemen herkesin en az bir kere tıkladığı, akademisyenlerinden gazetecilerine kadar büyük bir okur-yazar kitlesinin gerek ülke gündemini işgal eden konularda gerekse “eğlencelik bir hal alan” kendi alanlarındaki kavram ya da bilgiler hakkında göz attığı bir web sayfası olup çıktı. ekşi sözlüğü stk (sivil toplum kuruluşları) benzeri bir oluşum haline getiren ise, eğlence temelli böylesi bir popülariteden ziyade, daha çok ciddi miktarda bir okuyucu kidesi-ne ulaşarak, bu kitleyi gündelik hayatta muhatap olduğu kurum, firma ya da kişilere karşı daha önce muhatap olanların deneyimlerinden hareketle bilgilendirmesidir.

Devamını okuyun
12
Kasım
2013

Star, Açık Görüş, 24 Ağustos 2013

Ergenekon etrafında yaşanan tartışmalar demokrasinin gelişimine katkıda bulunmaktan çok, mevcut çatlağı daha da derinleştiren ve sağlamlaştıran “popüler antagonizma”yı andırıyor. Tartışmanın demokrasiye hizmet edecek bir zemine çekilmesi üzerimizdeki aşırı siyasallaşmış havayı bir nebze olsun rahatlatacaktır.

Ergenekon süreci Türkiye tarihinde ilk kez askeri darbelerin sorgulandığı ve sorumlularının ceza aldığı bir kararla sonuçlandı. Bu yönüyle Ergenekon süreci Türkiye siyaseti için bir dönüm noktasını temsil ediyor ve sivil-asker ilişkileri temelinde bakıldığında da Türkiye demokrasisinin en önemli sorunlarından birini yani askeri vesayeti ortadan kaldırmış gözüküyor. Fakat Türkiye demokrasisi için önemli bir virajın alındığı yargılama sürecinin ardından, siyaseti daha zorlu bir başka sınav bekliyor. Bu sınav Ergenekon davalarının uzun bir süredir Türkiye siyasetini, toplumunu, medyasını, üniversitelerini ve basınını etkileyen kutuplaşmayı nasıl etkileyeceğidir. Arkalarına aldığı kitleleriyle, siyasal kurumlarıyla, tarihsel referanslarıyla, kitle iletişim araçlarıyla, ideologlarıyla ve daha birçok şeyleriyle birlikte alternatif diller geliştiren siyasal bloklar hızla birbirinden uzaklaşıyor, siyaseten atılan her adım bloklar arasındaki gerginliği yumuşatmak yerine besliyor ve gittikçe uzlaşmaz hale getiriyor.

Devamını okuyun

Star, Açık Görüş, 2 Kasım 2013

HDP Gezi ile birlikte siyasal bir bilinç etrafında bir araya gelen kitleye de siyasal bir mecra imkanı sunuyor. Bu, bir taraftan CHP’nin olası seçmen desteğini hedeflerken, bir taraftan da CHP’yi ulusalcı bir dile zorlayacak gözüküyor.

2007 yılı yılında başlayan ve 2013’te Cumhuriyet tarihinde ilk kez üst düzey askeri komutanları mahkum eden Ergenekon dava süreci askeri vesayeti sona erdiren belirleyici bir işlev üstlenmiş olsa da, Gezi olayları bu vesayetin “gerçekte” sona erdiği konusunda hepimizi ikna etmiştir. Nitekim Muhammed Mursi yönetiminin baskıcı yöntemler uyguladığı gerekçesiyle sokağa inen Mısırlılar bu ülkede askeri müdahalenin/vesayetin meşruluk zemini oluştururken, daha önce benzer uygulamalara aşina olan Türkiye’de bütün Gezi süreci boyunca asker pasif pozisyonunu sürdürmüştür. Yargı ve diğer bürokrasinin de bu süreçte pasif kaldığını ve hükümetin birer aygıtı olarak işlediklerini gördük. Bu gelişmeler Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne seçmeni/çoğunluğu kontrol altında tutmanın yolu olarak bürokrasiyi devreye sokan Kemalist hegemon dilin sona erdiğini ortaya koyuyor. 

Devamını okuyun

Star, Açık Görüş, 31 Mart 2013 (Burhanettin Duran ile)

 

Kürt hareketinin yeni dili ile AK Parti’nin medeniyet dili, bölünme korkusunu aşmaktan öte bölgesel bir düzen kurma iddiasının özgüvenini de yansıtmaktadır.

Abdullah Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda Diyarbakır meydanında PKK’nın silahları susturmasına ilişkin yaptığı çağrı Türkiye siyasetinin seyri üzerinde yeniden düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Bu yeniden düşünme bir anlamda Ak Parti’nin ilk on yıllık dönemindeki üç siyasal/ideolojik bloğun (Ulusalcı laikler, “post-İslamcılar” ve Kürt siyasal hareketi) mücadelesini yeniden değerlendirme fırsatı tanımaktadır. Mektubun yakın bir okuması söz konusu üç siyasal blok arasındaki mücadelede söylem kayması yaşandığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Diğer bir deyişle, Ak Parti’nin temsil ettiği medeniyet söyleminin hegemonik bir mahiyet kazanmaya başladığını düşündürmektedir. Bu yazı yukarıda bahsedilen üçlü siyasal bloğun Türkiye siyasetinin temel dinamiğini oluşturduğu varsayımından yola çıkarak Öcalan’ın kullandığı medeniyet söylemini ve bu söylemin Kürtler arasında nasıl bir karşılık bulabileceğini analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Devamını okuyun

Star, Açık Görüş, 5 Eylül 2012

 

Ahmet Davutoğlu 1997’de Perception dergisinde kaleme aldığı bir yazısında şu tespiti yapıyor: “Dünyanın diğer kısımlarında demokratik değer ve mekanizmaları teşvik eden Batılı güçler Müslüman dünyasındaki demokratik olmayan rejimleri desteklediler. Mantık basitti: Müslüman dünyadaki demokratik bir sistem Batı karşıtı İslamcı rejimlere yol açabilir. Böylesi bir akıl yürütme Batı’nın temel motivasyonunun demokratik değerlerden çok kendi çıkarlarının olduğunu ortaya koyuyor. Bazı Müslüman ülkelerdeki yozlaşmış askeri bürokratik elit bu korkuyu sömürmüş ve küresel sistemik güçlerle Müslüman dünyadaki demokratik süreçleri yıkmak için işbirliğine gitmiştir”.

Devamını okuyun
12
Kasım
2013

Taraf, 25 Mart 2012

Türkiye’de 1931 tarihli Matbuat Kanunu’nun 38. Maddesi “intihar vakalarını mahallinin en büyük zabıta memurundan mezuniyet almaksızın neşretmeyi” yasaklamıştı…

Türkiye’de 1931 tarihli Matbuat Kanunu’nun 38. Maddesi “intihar vakalarını mahallinin en büyük zabıta memurundan mezuniyet almaksızın neşretmeyi” yasaklamıştı. Haberin yapılması konusunda izin alınsa dahi, haberin “neşri halinde intihar edenlerin ve intihara teşebbüs eyleyenlerin resimlerinin” basılması kesin bir şekilde sınırlandırılıyordu. Bu kanuna aykırı davrananlar ise aynı maddeye göre, “bir haftadan bir seneye kadar hapis ve yirmi beş liradan iki yüz liraya kadar para cezasına mahkûm” edildikleri gibi, hükümet tarafından teklif edilen ve 23. Madde olarak geçen maddenin önceki halinde “intihara teşebbüs edenlerin isimlerinin” dahi basılması yasaklanmıştı.

Devamını okuyun

Zaman, 28 Ağustos 2013

 

Türkiye dış politikasına realist gözlükle bakanların her şeyi doğruluk testine tabi tutmak gibi kötü bir huyları var. Bu huy onları diğer ekollerden ayıran en önemli özellikleri olsa da, doğruluk testine fazla güvenmek birçok şeyi de görmemizi engelliyor.

Realist dış politika uzmanlarının “değerli yalnızlık” konusunda yazdıklarını okuyanlar ya da bu gazetenin dünkü sayısında Şaban Kardaş’ın “Galat-ı meşhur olarak ‘değerli yalnızlık’” başlıklı yazısına göz atanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Kardaş, Cengiz Çandar’ın popülerleştirdiği “değerli yalnızlık” kavramının nasıl galat-ı meşhur olduğunu büyük bir yetkinlikle ortaya koyuyor. Peki ama hikaye burada bitiyor mu? Yani bir kavramın sorunlu, yanlış ve ideolojik olduğunu ortaya koymak o kavramın geçerliliğine halel getiriyor mu?
Devamını okuyun

Zaman, 6 Mayıs 2012, s. 22

 

Bugün üç farklı siyaset biçimi politik alanı şekillendirmektedir. Fakat bir yüzyıl öncekinden farklı olarak bunlar birbirlerine alternatif kurtuluş reçeteleri değil, aksine birbirlerini şekillendiren, sağlamlaştıran ve bazen de yerinden eden bir ilişki halindedirler. Son on yıl için bir isimlendirme yapmak gerekirse, ulusalcı laikler, “post-İslamcılar” ve Kürt siyasal hareketinden oluşan üçlü bir siyasal blok ile karşı karşıyayız.

Yusuf Akçura’nın artık klasikleşmiş yazısının ardından bir yüzyıldan fazla zaman geçti. Söz konusu yazısında bahsettiği Osmanlı için üç kurtuluş reçetesinden her biri birçok değişim geçirdi ve bir tanesi de çoktan tarih sahnesinden silindi. Her biri bir diğerinin alternatifi olan bu üç siyaset biçimi arasından en şanslısı Türkçülük oldu. Laik bir karakter kazanan bu ulus fikri yeni kurulan Cumhuriyet’in temel formunu meydana getirdi.
Devamını okuyun

Zaman, 11 Ekim 2011, s. 14 ve 17

 

Herkesin Mısır devrimine odaklandığı bir sırada gözden kaçan “küçük” bir ayrıntı vardı. Wikileaks, Filistin belgelerini yayınlamış ve Filistin meselesinde bir milat olabilecek ayrıntıları ifşa etmişti.

Buna göre, son birkaç yıldır Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi gizli görüşmelerle ABD ve İsrail’le işbirliğine giderek Hamas’ı tasfiye etmekle uğraşmaktaydı ve üstelik Kudüs’ün tamamını İsrail tarafına bırakmaya da razı olmuştu. Hatta Kudüs yeterli olmamış olacak ki, Abbas yönetimi Batı Şeria’nın bir kısmını da görüşmelerde İsrail’e bırakmaya razı olmuş. Üstelik Hamas karşısında gücünü koruyabilmek uğruna Filistinlileri öldürmeyi de göze almıştı.
Devamını okuyun