Beni Takip Edin !

27 Aralık 2017 tarihinde babam Basri Balcı ile birlikte TK7545 sefer sayılı Anadolu Jet uçağıyla Trabzon’a uçmak için İzmit Cengiz Topel Havalimanı’na gelmiştik. Trabzon’a gitme kararımız biraz ani alınmış, içimde babamla birlikte seyahat etme arzusuna yenik düşmüştüm. Bu aniden alınmış kararda kışın ortasında bahara dönen havaların da payı yok değildi. Fakat nedense, böylesi aceleye gelmiş kararların sürprizi eksik olmazdı. Check-in işlemleri sırasında, online bilet alırken babamın adını yanlış yazdığımı öğrenip yeniden gidiş dönüş bileti almak zorunda kaldım. Neyse ki, yer vardı ve çok daha büyük bir sürpriz ile karşılaşmadık. Babam akraba bağlarını sıkı tutmayı ve büyüklerinin mezarlarını sıklıkla ziyaret etmeyi çok seven biriydi. Uçağımız Trabzon semalarına gelene kadar bana büyük büyük dedesi Osman’ın mezarını nasıl bulduğunu ve bu mezar için hazırlattığı mezar taşını heyecanla anlattı. Dedesi ve dedesinin babasının mezarı hemen köydeki evin yanı başındaydı. Fakat dedesinin dedesi olan Osman’ın mezarını yaşayanlar arasında kendisi dışında bilen yoktu. Babamın eski atalarına olan heyecanını bildiğimden Osman dedenin mezarına ilişkin bu neşesini hiç yadırgamadım.

Trabzon havaalanından bir taksi kiralayarak Köprübaşı ilçesinin Akpınar (eski adıyla Çuvan) mahallesinde bulunan annemin babasının evine gittik. Sabah uyandığımızda ilk işimiz anneannemin bize özel hazırladığı kaymak kuymağını mideye indirip, babamla birlikte köyün sırtı diye tabir edilen tepeye doğru yola koyulduk. Köy, 1990’larda ciddi ölçüde dışarıya göç verdiği için pek sakini kalmayan tipik Trabzon köylerinden biriydi. Bu nedenle köyün ana mezarlığı bizim ifteri otu dediğimiz, fakat eğrelti otu olarak bilinen bitkiyle kaplanmış ve mezar taşlarının bir çoğu otların arasında kayıp olmuştu. Kısa bir aramadan sonra babam büyük dedesi Osman’ın mezarının yanında durup bir Fatiha okuduktan sonra bana dönerek: “kolay olmadı, ancak yanında yatan kadının kim olduğunu öğrendikten sonra bulabildim” dedi. Sanki omuzundan büyük bir sorumluluğu atmış, bundan sonrasını birine devretmiş olmanın bir rahatlığı çökmüştü üzerine.

Akpınar mahallesi mezarlığı ve etrafındaki köyler (Fidanlı ve Akpınar)

Osman dedenin mezarı, iki mezarın etrafı çevrilmiş şekilde olan “aile” mezarlığının içindeydi. Yanında emin olmasam da babamın o gün anlattıklarından aklımda kaldığı kadarıyla kendisinden çok sonra vefat eden torununun karısına (?) ait bir mezar vardı. Babam “bu kadının yanındaki mezar kimindir?” diye onun varislerine sorarak büyük dedesinin mezarını bulmuş ve yazın köye geldiğinde yaptırdığı (ya da siparişini verdiği) mezar taşını getirip buraya dikecekti, fakat nasip olmadı. Köyde bulunduğu bir sonraki yaz, kalp krizinden hayatını kaybetti. Bana anlattığı kadarıyla, Osman dedenin çocuklarından bir kısmı mezarın kuzey batısında bulunan bölgeye, yani bugün Fidanlı mahallesi olarak bilinen köyün en batı kısmına giderken, diğer kısmı da mezarın hemen aşağısında Akpınar mahallesinde kalmışlar. Fidanlı yerleşimi geniş bir ormanın ardından başlarken Akpınar yerleşimi hemen mezarlığın bitiminde başlamaktadır. Tepenin sırtında konuşlu Osman dedenin mezarı ise, bir taraftan Fidanlı’ya giden bir taraftan da Akpınar’da kalan torunlarını gözetler gibidir. (bkz. yukarıdaki harita, haritada Akpınar Mah. olarak işaretlenen yer mezarlığın olduğu kısımdır).

Osman dedenin mezarı

Osman dedenin ne zaman doğduğuna dair bir bilgi 1830larda Osmanlı’da yapılan nüfus sayımları ile ilgili kayıtlarda mevcut. Bu kayıtlara göre, sayım yapıldığında Osman dede 19 yaşındaydı ve ismi “karındaşı şabb-ı emred Osman” olarak girilmiş. Yani o tarihte 30 yaşında olan “kumral bıyıklı Turmuşoğlu Mehmed”in kardeş olarak gözüküyor. Yine bu kayıtlarda 35 yaşında olan diğer kardeşinin ismi “sarı bıyıklı Emiroğlu Ahmed bin Turmuş” olarak ifade edilmiş. Nüfus sayımı yapıldığında Osman iki erkek çocuğa sahipti ve ilki olan Hasan Hicri 21/11/1254, diğer oğlu Ali ise Hicri 09/11/1257 tarihinde doğmuş. O tarihte Ali’nin kaç yaşında olduğu belli değil, ama abisinden 3 yaş küçük, dolayısıyla Osman’ın 14 yaşında evlendiği söylenebilir. Dedemin dedesi olan oğlu Hacı Ali, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü Alt-Üst Soy Bilgisi Sorgulama bilgilerine göre 1839 senesinde dünyaya gelmiş. Buradan hareketle Osman dedenin 1819-22 civarında doğduğu söylenebilir.

Osman dede ve kardeşlerinin Osmanlı nüfus kayıtlarındaki bilgileri

Babamın yıllar önce elde ettiği ve kendisinde ilk kez 1990’ların sonunda gördüğümü hatırladığım aile şeceresine göre (bkz. aşağıda), babasının adı Süleyman, dedesinin adı ise Durmuş olarak kayda geçmiş. Fakat aile büyükleri genellikle Durmuş’un Osman dedenin babası olduğunu, arada Süleyman diye birinin olmadığını hatırlıyor. Bu hatırlama Osmanlı nüfus kayıtları ile de doğrulanabilir. Bu bağlamda ne kadar güvenilir olduğu tartışmalı olan bu şecereye göre, ailenin en eski ismi olan Feddar Paşa “aslen acem neslinden olup, Türkmen beylerinden bir aileye mensuptur [ve] Hicri 520 senesinde [1126] Bağdat’ta vezirlik” yapmıştır. Yine bu şecerede yazdığına göre, Feddar Paşa’nın oğlu Bayram Paşa görev sebebiyle Van’a, Bayram Paşa’nın torunları ise Batum’un Cennet köyüne yerleşirler. Burada balcılık işi ile uğraşırken Balcı lakabı almışlar. Daha sonra Karadeniz kıyılarına doğru dağılan aileden Molla Feddah (Bayram Paşa’nın torununun torunu) Hicri 855 senesinde (1451), Trabzon’un bugün Köprübaşı ilçesi sınırlarında kalan Göneşara mevkine gelmiştir. Şecerede yazdığına göre, Osman dede Molla Feddah’ın oğlu olan Ağa Hamza’nın torunun (Durmuş) torunu olmaktadır.

Balcı ailesinin (doğrulanmaya muhtaç) kayıtlı en eski şeceresi

Fakat, şeceredeki bu tarihlerde bir tuhaflık söz konusudur. Molla Feddah’ın Göneşara’ya geliş tarihi ile Osman dedenin doğumu arasında kabaca 300 yıllık bir süre var. Aile en küçük oğullardan gelse her baba ve oğul arasında kabaca 50 yıl olması gerekiyor. Bu hesaba göre, Osman’a gelmeden önce, Molla Feddah’ın nesli Ağa Hamza, Süleyman, Durmuş, ve yine Süleyman şeklinde devam ediyor ve Osman, Molla Feddah dedesinin Göneşara’ya gelişinden en fazla 250 yıl sonra doğabilir. Bu da 1700 yılına denk gelir. Dolayısıyla şeceredeki sıralamada bir kaç halka eksik gibi duruyor. İki Süleyman arasında sadece Durmuş’un olduğu şeceredeki çizimlere bakınca bir şüphe uyandırıyor. Çünkü şecerenin bu kısmı ilk Süleyman’ın 12 erkek oğlu varmış gibi çizilmiş. Daha da önemlisi Osmanlı nüfus kayıtlarına göre, Durmuş Osman’ın babası gözüküyor ve arada Süleyman diye birisi yok. Bu da eldeki şecerenin güvenilirliğini azaltan bir durum. Aile büyüklerim Ağa Hamza ile Osman arasında kimlerin olduğuna dair bir bilgiye sahip değiller. Fakat Ağa Hamza’nın mezarının köydeki yeri rivayetlere dayandığı şekli ile biliniyor. Üstelik aile büyüklerine anlatıla gelen hikayeler Balcı ailesini Göneşara’ya yerleştiren ilk ismin Ağa Hamza olduğu şeklindedir.

Şecerenin Osman dededen sonrasını babam önemli ölçüde yaptığı sözlü tarih çalışması ile doğruladığı için (bkz. aşağıdaki görsel), en azından benim açımdan daha güvenilir. Üstelik bu kısım yakın zamanda açılan Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü Alt-Üst Soy Bilgisi Sorgulama sistemi üzerinden de doğrulabiliyor. Örneğin, Osman’ın 5 oğlundan biri olan Hacı Ali babamın baba tarafından dedesi olurken, diğer oğlu olan Hasan babamın anne tarafından dedesi olmaktadır. Hasan ve oğlu Ali Çavuş (yani babaannemin babası) Akpınar’da kalırken, Hacı Ali ve çocukları Fidanlı’ya geçmişlerdir. Hasan ve oğlu Ali Çavuş’un yaşadığı evin kalıntılarını babamla son Trabzon seyahatinde fotoğraflamıştım (bkz en sondaki fotoğraf). Fakat babam yine de küçük bir hesap hatası yapmış gözüküyor ve dedesi Hacı Ali’nin doğum tarihini 1829 olarak tespit etmiş. Fakat bu tarih Alt-Üst Soy Bilgisi Sorgulama sistemi tarafından doğrulanmadığı gibi, Osmanlı nüfus kayıtlarındaki bilgi (1841) ile de çelişiyor.

Hacı Ali ve ailesinin mezarlığı

Oğlu Hacı Ali, yani dedemin dedesi, 1839 senesinde doğmuş ve mezar taşında yazan bilgiye göre 1934 yılında vefat etmiş. Babası Osman’dan farklı olarak mezarı Fidanlı mahallesinde, benim de doğduğum ev olan ata evinin (aşağıda, bugün yıkılan evin bir resmi bulunmaktadır) hemen yukarısındaki aile mezarlığında bulunmaktadır. Mezar taşlarını babam 2017 yılında hazırlamış olsa da, onları mezara koymak kendisine değil de amcasının oğluna nasip oldu ve 2019 yılında Remzi Amca büyük dede Hacı Ali’nin bilgilerinin yazılı olduğu mezar taşını mezara dikti (bkz. yukarıda Hacı Ali ve ailesinin mezarlığı). Kendisi bir hayli uzun yaşadığı gibi, benim de ismimi aldığım büyük dededir ve aile Osman’dan çok Hacı Ali’nin torunları olarak bilinir. Hacı Ali’nin beş oğlundan ikisinin Mustafa (ö. 1970), ve Ömer’in (ö. 1913) mezarları aile mezarlığında iken, İsmail (ö. 1951), Hüseyin ve Hasan’ın mezarlarının nerede olduğuna dair bir bilgi elde etme imkanım olmadı. Babamın kendi el yazısı ile hazırladığı Hacı Ali’nin ailesini içerece şecerede İsmail’in Abdullah adında bir oğlu gözükmektedir.

Fidanlı Mahallesi’nde aile mezarlığının hemen altında bulunan ev

Hacı Ali’nin mezarının hemen solunda mezarı görünen Karahasan ise Hacı Ali’nin diğer oğlu olan Ömer’in oğludur. Babaannemin ilk eşi olan Karahasan resmi kayıtlara göre 1913’te babamın mezar taşına yazdırdığına göre ise 1905’te doğdu. Sınır anlaşmazlığı cinayetine kurban giden Karahasan, 1935 yılında öldürüldü. Harahasan dedenin nasıl bıçaklandığı ve babaannemin bu ölümü nasıl karşıladığının hikayesi çocukluğumda dinlediğim en etkileyici anlatılardan biri olmuştur. Hemen onun solundaki mezar ise 1886 (Hicri 1303) yılında doğan babası Ömer’e ait. Taş ile işaretli diğer mezarlardan biri de, hangisi olduğu belli olmasa da, Karahasan’ın oğlu Ali’ye ait. Babaannemin ilk oğlu olan Ali, çocukluk hastalığı nedeniyle erken yaşta babaannemin anlattığına göre 3.5, resmi kayıtlara göre ise 6 yaşında ölmüş. Ömür’ün ikinci oğlu ve abisinden sonra babaannem ile evli olan Hüseyin ise 1943 yılı Ocak ayında askerliğini denizci olarak yaparken şehit düşmüş.

Babamın kendi el yazısı ile hazırladığı Osman dede, oğulları ve çocuklarını gösteren çizelge

Babaannemin Hüseyin Balcı’dan olma kızı yani halam ile yaptığımız sohbet sonucu 2019 Şubat ve Mart aylarında Hüseyin dedenin izini sürmeye çalıştım. Sinop yakınlarında askeri araçlarına mayın çarpması sonucu şehit olduğuna dair anlatılar dışında elimizde bir bilgi yoktu. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı ve 1943 Ocak ayında Karadeniz’deki en büyük gemi faciası olan Adana Vapuru’nda hayatını kaybedenler ile işe başladım. Hem Hüseyin dedenin kayıtlardaki ölüm tarihinin hem de Adana vapurunun batış tarihinin aynı olması bu şüpheye neden olmuştu. Fakat, ölen isimler arasında Hüseyin dede ile ilgili bir kayıt yoktu. O tarihte mayın çarpması sonucu Karadenizdeki kazalara ilişkine dönemin gazetelerini tarasam da herhangi bir bilgiye ulaşamadım. Genelkurmay arşivi üzerinden yapılacak bir araştırmayı sonraki bir tarihe erteleyerek pes ettim. Babam, babasının amcası olan Ömer’in kız çocukları ile ilgili bir not düşmediği gibi, babaannemden de eşlerinin kızkardeşleri ile ilgili de bir hikaye dinlemedim.

Hacı Ali’nin oğlu Mustafa’nın, yani babamın dedesinin mezarı ise yine aynı mezarlıkta yukarıdaki fotoğrafta görülen ilk mezardır. 1879’da doğan Mustafa dede de babası kadar uzun yaşamış, resmi kayıtlara göre 1969’da babamın mezar taşına yazdığına göre ise 1970’de 91 yaşında vefat etmiş. Kendisi ile ilgili anlatılan ve en çok duyduğum hikayeye göre civar köy ve yaylaları dolaşarak evlere ücretsiz dikiş iğnesisi dağıtırmış. Zamanın en değerli ev eşyalarından olan dikiş iğnesi dağıtma işini üstlendiği için onu hatırlayanlar kendisini hayır ve dua ile yad etmektedir. Yine kendisi bütün tavsiyelerine “sözüm ağa” diye başladığı için, bu ifadesi Findalı ve Akpınar’da onun bir nevi lakabı olmuş. İki oğlunu ölümünden birer yıl önce kaybettiği için biraz psikolojisinin bozulduğu da kendisine dair dinlediklerim arasında.

Babaannemin babası ve dedesinin yaşadığı Akpınar’daki evin kalıntıları

1980’ler aile için bir dönüm notasıydı. Molla Feddah’dan itibaren kabaca 500 yıl bu topraklarda yaşayan ailenin Göneşara’yı terketme zamanı gelmişti. İnşaat işçisi olan babamın peşinden önce çekirdek aile şeklinde (annem, babam ve ben) 1988’de Sakarya’nın Karasu ilçesine yerleştik, daha sonra dedem ve babaannem 1990’ların hemen başında bizi takip ettiler. Babaannem sorun etmemişti ama dedem için ata toprağından kopmak kolay olmadı. Civardaki tüm komşular şehre göç edip, dedem ormanın ortasındaki evde yalnız kalmasaydı belki o da babasının yanında yatıyor olurdu. Fakat, sert geçen zorlu bir kışta yapayalnız geçirdiği uzun bir zamanın ardından o da Karasu’ya gelmeye karar verdi ve bir daha doğduğu, ömrünü harcadığı köye ziyaret için bile gitmedi. Biraz da hayata küserek aldığı bu karar ailenin yeni mezarlığı anlamına geliyordu ve vefat ettiğinde Trabzon’a götürülmek yerine Karasu’da gömüldü. Elbette, o vakit bu sembolik anlamı idrak etmiş değildik.

Bu dünyada sıradan bir hayat yaşayıp, arkalarında kötü bir hikaye bırakmadan göçüp giden bu insanlardan bir Fatihanızı esirgemeyin lütfen, ruhları şad olsun….

Etiketler

“Büyük Dedelerin İzinde: Bir Şahsi Tarih Denemesi” için bir cevap

  1. Ali BALCI dedi ki:

    Güzel bir çalışma olmuş baştan sona okudum. Teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.