Beni Takip Edin !

Aşağıdaki notlar 2011 yılı Mayıs ayında karalanmıştır.

1915 olaylarının devlet diline dâhil olduğu ilk tarih 1973’e kadar geriye gider. Dönemin Dışişleri Bakanı Haluk Bayülgen 14 Şubat günü Mecliste yaptığı bir konuşmada “Topluca yaşadıkları Fransa, Lübnan, Amerika, Brezilya gibi ülkelerde son yıllarda birtakım aşırı ruhlu Ermeni unsurlarının tahrikiyle 1915, sözde, Ermeni katliamını tel’in etmek amacına yönelen birtakım kitabeler, abideler, anıtlar dikilmesine tevessül olunmuş bulunmaktadır” ifadelerini kullanmıştır. Bayülgen bu açıklamayı Marsilya’da açılan bir Ermeni anıtı kapsamında yapmış ve Fransa’dan “karşılıklı derin hisler şeklinde mevcut olan Türk-Fransız dostluğuna gölge düşürebilecek bu gibi hareketlere meydan vermeyecek tedbirleri almasını” talep etmiş ve tepki olarak Fransız Büyükelçisinin Türkiye’ye çağrıldığını belirtmiştir.

Bu ilk tepki Türk devlet zihninde hâkim olan (ve uzun süre varlığını süren) iki algılamanın ipuçlarını vermesi açısından önemlidir. Birincisi “Ermeni katliamı” iddiaları gerçeklik zemininden yoksun “sözde” argümanlardır, ikincisi ise bu argümanları somut bir düzelme taşıyan devletlerle olan ilişkiler gözden geçirilebilecektir. Bunlardan ilki devlet söylemi bağlamında bir süreklilik taşısa da özellikle ikinci strateji farklı yorumlara konu olmuştur. Bunun da en önemli nedeni 1980’lerde özellikle ABD Temsilciler Meclisi’nde ve Avrupa Parlamentosu’nda bu tür tasarıların sıklıkla gündeme gelmesinin devlet zihnini önemli bir çıkmazla karşı karşıya bırakmasıdır. Temel soru şudur: yoğun ilişkilerin bulunduğu bu aktörlere karşı böylesi bir tasarıyı geçirmeleri durumunda nasıl bir yaptırımda bulunulacaktır?

Bu çıkmazı aşma noktasında devreye sokulan strateji zamanın Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’nun 19 Haziran 1987’de yaptığı Meclis konuşmasında görülebilir; “Ermeni meselesinin gerçek yönünü, Avrupa parlamentosunun ilgili bütün üyelerine ayrıntılarıyla anlattık… Temas ettiğimiz Avrupa Parlamentosu üyelerinin çoğu, görüşlerimizi haklı buldular, Avrupa Parlamentosunun, tarihî olayların yargılandığı bir kurum olmadığını kabul ettiler… Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna üyelik talebi, bu gibi tek yanlı, bağnaz ve ölçüsüz kararlarla etkilenemez.” Yine ilk gündeme geldiği 1973’te olduğu gibi “Ermeni katliamı” iddiaları gerçeklikten uzak bir argüman olarak alınmış fakat bu argümanların yabancı ülkelerde tasarılaşmasının engellenmesi noktasında bu ülkelerdeki politik figürleri “ikna” stratejisi devreye sokulmuştur.

İkna stratejisi kapsamında devreye sokulan en önemli araç ise arşivlerin açılması meselesi olmuştur. Yine aynı tarihte DYP gurubu adına konuşan Cafer Tayyar Sadıklar “Arşivleri açıyoruz dedik; açmalıyız, bu arşivleri tetkik imkânlarını vermeliyiz, dünyaya sorunumuzu iyi anlatmalıyız” ifadelerini kullanmıştır. Bu argümanın bir uzantısı da söz konusu tasarıları geçiren kurumların tarihçi rolüne soyunmakla suçlanması olmuştur. Örneğin 24 Mart 1987’de Meclis’te konuşan İstanbul Milletvekili Raşit Ülker konunun Avrupa Parlamentosu’nda gündeme getirilmesini “bir parlamentonun, tarihçilik yapmaya kalkması” şeklinde sunmuştur. Bu argüman, yani arşivlerin açılarak meselenin tarihçilere bırakılması daha sonraki dönemlerde de kullanılan en önemli stratejilerden biri olmuştur.

Stratejiler bağlamında dikkat çekici bir başka konu ise Turgut Özal’ın 1980’lerin sonunda gündeme getirdiği yaklaşımdır. Fakat Özal tarafından gündeme getirilen bu strateji devlet söylemi içinde kendine yer bulamamış ve özellikle Dışişleri Bakanlığı ve askerin tepkisini çekmiştir. Özal’a göre, bu tür tasarılar “tek atımlık silaha benzer. Atarsın, biter. Devamlı silahı üzerine doğrultup seni öldüreceğim dermişçesine bir şantaj hikâyesinden çıkması icap eder”. Bu strateji 1989’daki MGK toplantısında Kenan Evren’in, “böyle şey olmaz, ödün verilirse bunun arkası alınamaz” şeklindeki ifadelerinin ardından devlet söyleminin dışına itilmiştir.

1990’ların sonunda konu yeniden gündeme gelmiştir. Dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem 2 Haziran 1998’de Meclis’te “Fransız Ulusal Meclisinin aldığı sözde soykırıma ilişkin” yaptığı bir konuşmada devletin bu olaya nasıl baktığını ve hangi stratejileri devreye soktuğunu belirtmiştir. İddialar yine kesin bir dille reddedilmiş ve daha önceki stratejilerin yanı sıra, işadamlarının devreye sokulması gibi yeni bir strateji gündeme gelmiştir; “Sadece, devlet, hükümet düzeyinde değil, Fransa’yla ilişkisi bulunan işadamlarımız bağlamında da harekete geçtik.” Aynı argüman 1999’un sonunda karar tasarısı ABD Temsilciler Meclisi’nin gündemine geldiğinde de devreye sokulmuştur. Dışişleri ve savunma bakanlıkları ile Genel Kurmay Başkanlığı’nın hazırladığı eylem planında “enerji ihalelerinden Amerikan şirketlerinin olumsuz etkilenebileceği” uyarısı yapılmıştır. Belirtilmesi gereken bir ayrıntı da 1973’te olduğu gibi böylesi kararların ilişkilere gölge düşürmesinden bahsedilmemekte alınacak önlemlerin dahi “ilişkilerin dokusunu bozmayacak nitelikte” olmasına dikkat edilmesidir.

2000 yılında Dışişleri Bakanlığı hazırladığı bir raporla bu tür tasarıların arkasında olan Ermeni diasporasını devre dışı bırakmak için Ermenistan’la ilişkilerin geliştirilmesi stratejisinin devreye sokulmasını önerdi. Bu strateji 2000’ler boyunca bu tür tasarıların Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzeltilmesinin önündeki en önemli engel olarak sunulması şekilde kullanıma sokulmuştur. Özellikle 2010 yılında gündeme gelen Temsilciler Meclisi tasarısı bağlamında dile getirilen, böylesi bir kararın “Türkiye-Ermenistan normalleşme sürecini olumsuz etkileyeceği” argümanı bunun bir örneği olarak görülebilir. Başbakan Tayyip Erdoğan da bu stratejiyi net bir şekilde devreye sokan ifadeler kullanmıştır: “24 Nisan’da bir yanlış adım atılacak olursa süreci baltalar. Öyle zannediyorum ki bu hassasiyeti Kongre üyeleri gözetecektir.”

Özetlemek gerekirse, hemen her konuda olduğu gibi Türkiye’nin stratejik önemi ve bölgedeki ayrıcalıklı konumunun öne sürülmesi dışında tarihsel süreç içinde beş temel stratejinin öne çıktığı görülmektedir. İlki böylesi bir tasarıyı geçiren ülke ile ilişkilerin gözden geçirilmesi; ikincisi tasarıyı oylayacak devlet yetkililerin “ikna” edilmesi; üçüncüsü Osmanlı arşivlerinin açılarak “soykırım” iddialarının çürütülmesi diğer bir ifadeyle konunun tarihçilere bırakılması; dördüncüsü işadamlarının, ticari ilişkilerin ve ihalelerin devreye sokulması; son olarak da Ermenistan ile ilişkilerin tehlikeye düşeceğinin belirtilmesi devletin soykırım tasarıları karşısında temel stratejilerini oluşturmuştur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir