Beni Takip Edin !

Avatar2009

Hayal Perdesi, Ocak-Şubat 2010, ss. 134-137

Sinemaseverlerin Terminatör ve Titanik gibi filmlerden hatırlayacağı James Cameron’un yönetmenliğini yaptığı Avatar 230 milyon dolarla sinema tarihinin en pahalı filmlerinden biri. Genel kanı özellikle görsel anlamda sinemaya getirdiği yeniliklerle filmin bir dönüm noktasını temsil ettiği yönünde. Fakat filmin sadece bu yönüyle bir devrim olduğunu söylemek filme haksızlık olur. Film aynı zamanda Hollywood’daki hâkim ideolojiye getirdiği başka bir yenilikle de devrimsel karakter taşıyor.

Hikâyeye göre, dünyalılar Pandora isimli bir gezegende koloni kurmuş ve dünyanın enerji açığını buradan dünyaya transfer ettikleri madenler kanalıyla gidermektedirler. Gezegenin kaynaklarına ulaşma noktasında bu gezegende yaşayan yerliler problem teşkil etmektedir ve bunları bir problem olmaktan çıkarma noktasında dünyalılar bazı teknikler geliştirmiştir. Bu tekniklerin başında yerlilerin benzeri klonlar üreterek bunları yerlilerin arasına göndermek gelmektedir. Eski bir asker olan ve ikiz abisi ile DNA’larının benzeşmesi nedeniyle gezegene getirilen Jack Sully bu klonlardan birini yönetmektedir. Ondan beklenen ise klonu vasıtasıyla yerlilerin arasına karışarak dünyalılara istihbarat getirmek ve yerlileri madenin üzerinde inşa ettikleri barınaktan ayrılmaya ikna etmektir. Filmin hikayesi bir tarafa, tasvir ettiği iki farklı dünya ve bunlar arasında yaptığı tercih bu yazıyı daha fazla ilgilendiriyor.

İnsanoğlunun olanca teknolojik ilerlemesine karşın ana karakter Jack Sully’nin tekerlekli sandalyeye mahkûm olması filmin en karamsar yanı. Gelir adaletsizliğinin kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu, tüm ilerlemesine rağmen kaçınılmaz bir şekilde fakir sınıfı ortadan kaldırmayacağını ve onu beraberinde taşıyacağını gösteriyor. Zira ödül-ceza denen şey kapitalizmin temel işleyiş mantığı ve tam da bacaklarının geri verilmesi ödülü karşılığında Jack Sully’e istediği her şeyi yaptırabilir. Kapitalizmin koruduğu tek sınıf fakirler değil elbet. 2154 gibi bir tarihte dahi hırsızlık ve cinayet gibi suçlular sınıfının da varlığını sürdürdüğünü Jack Sully’nin abisinin hikâyesini dinlediğimizde öğreniriz. Bunların işlevinin ne olduğunu film bize söylemez ama beyin dalgalarının dahi taranıp başka bir klona aktarılabildiği bir dünyada bu sınıfın kendiliğinden varlığını sürdürmüş olduğunu düşünmek safdilliktir.

Sınıfların getirdiği mağduriyetin yanı sıra, insan doğasına ya da daha düzgün bir tabirle “kapitalist insan doğasına” dair hiçbir şey de değişmemiştir. Pandora’daki koloninin başındaki kişi olan Parker Selfridge enerji için her şeyi yapabilecek ve büyük bir kabileyi gözü kapalı bir şekilde ölüme itebilecek kadar kapitalist bir zihne sahiptir. Probleme yaklaşım biçimi sermayenin önünde engel olan her şeyi ortadan kaldırmanın meşru olduğu şeklindedir ve tam da bu nedenle kolaylıkla kabilenin imhası emrini verebilir. Emri alan Albay Miles Quaritch için de görev, diğer bir ifadeyle kapitalist sorumluluk, başkalarının yaşamından ve hatta kendisinin yaşamından bile daha değerli bir şeydir.

İnsanın doğa ile olan ilişkisi de aynı şekilde devam etmekte, kapitalist/modern karakterini sürdürmektedir. İnsanın doğa üzerindeki süregiden sömürüsünü Pandora’ya geminin yaklaştığı andaki şantiyenin manzarası, daha sonraki sahnelerde dozerlerin orman içindeki imhası açıkça ortaya koyar ve tahakkümün nasıl artarak/güçlenerek devam ettiğine şahit oluruz. Doğa kapitalist insanın arzuları doğrultusunda dönüştürülür. Tahakküm doğayla sınırlı değildir ve bir zamanlar Batılı insanın Doğulu türüne yaptığını (kültür emperyalizmi eşliğinde süre giden sömürü) dünyalılar Pandora halkına reva görürler. İngilizce öğretme, onları yerinden ederek başka bir mekana taşınmaya zorlama, bilimsel bir inceleme nesnesine dönüştürme gibi uygulamalar bunlardan bazılarıdır.

Bütün bu kapitalist yaşam biçimine dair karamsarlık ve gelecekte aslında hiçbir şeyin değişmeyeceği mesajı bir yana yönetmen James Cameron, izleyiciye alternatif bir dünya sunması noktasında bir adım öne çıkar. Bir tarafta kapitalist insanın yaşam biçimi, algılamaları, eylemleri, görme biçimi kısacası mantalitesi dururken diğer taraftan bunun tamamıyla zıddı bir yaşam resmedilir. İkisinin bir arada sunulması izleyiciyi önemli bir tercihle karşı karşıya bırakması açısından önemlidir.

Bu ikinci dünyada insanın doğaya karşı bir tahakkümü olmadığı gibi insan ile doğa arasında tamamlayıcı bir ilişki de söz konusudur. Na’vi ırkı uzun saçları vasıtasıyla kendilerini doğaya bağlayabilmekte ve böylelikle doğanın bir parçası olabilmektedir. Ondan ayrılan ve tam da bu ayrılabilme yetisi sayesinde onun üzerinde tahakküm kurabilen bir ırk değildir. Fakat doğanın bir parçası olmaları kapitalist anlamıyla gelişmelerinin önüne geçmiş ve daha önce nasıldılar ise, hala aynı pratiklerle yaşamlarını sürdürmektedirler. Tam da bu nedenle dünyalıların bunları yerliler ya da kabile halkı olarak tanımlaması bir tesadüf değil.

Savaşçı sınıfın olması ve kabile liderinin mevcudiyeti Na’vi topluluğunu kapitalist anlamıyla sınıfların olduğu bir topluma dönüştürmez. Gerekli aşamaları geçebilen herkes savaşçılar sınıfına dâhil olabilir ve zaten doğayı/hayvanları tahakküm altına alan kişi değil doğanın kendisine izin verdiği kişiler bu ayrıcalığı elde ederler. Kontrolün doğanın elinde olduğu bir dünyada kişilerin birbirlerine karşı olan tahakkümü daha başlamadan imkânsız kılınır. Fakat bu kontrolün mutlak bir şekilde doğaya devredildiği bir şey değildir. Neytiri, Jack Sully’i kurtaracağı esnada bir hayvanı öldürmek zorunda kaldığında doğanın sınırlarının nerede bittiğini de öğrenmiş oluruz. Doğa karşısında Na’vi ırkının tek ayrıcalığı hayatta kalma hakkıdır ve bunun dışında herhangi bir şey için doğanın üzerinde tahakküm kurmayı gereksiz bulurlar.

Fakat filmi alt üst edici kılan James Cameron’un iki farklı dünyaya ilişkin tasavvuru değil, aksine bu iki tasavvur arasında hem kendisinin yaptığı hem de filmi izleyenleri yapmak zorunda bıraktığı tercihtir. Böylesine problemleri olan kapitalist bir yaşam biçimi yerine sömürüyü minimuma indirmiş bir alternatif daha yeğdir. Filmi için sinema tarihi açısından bir devrim olduğu yorumları henüz film vizyona girmeden yapılmaya başlanmıştı. Özellikle görsellik açısından bu yorum su götürmez. Fakat film ve özellikle yaptığı tercih kapitalist dünyanın merkezinden başka bir alternatifin çağrısını yapması açısından da devrimseldir ve belki de beslenip güçlenecek olan başka bir söylemin nüvelerini taşımaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir