Beni Takip Edin !

Star, Açık Görüş, 2 Kasım 2013

HDP Gezi ile birlikte siyasal bir bilinç etrafında bir araya gelen kitleye de siyasal bir mecra imkanı sunuyor. Bu, bir taraftan CHP’nin olası seçmen desteğini hedeflerken, bir taraftan da CHP’yi ulusalcı bir dile zorlayacak gözüküyor.

2007 yılı yılında başlayan ve 2013’te Cumhuriyet tarihinde ilk kez üst düzey askeri komutanları mahkum eden Ergenekon dava süreci askeri vesayeti sona erdiren belirleyici bir işlev üstlenmiş olsa da, Gezi olayları bu vesayetin “gerçekte” sona erdiği konusunda hepimizi ikna etmiştir. Nitekim Muhammed Mursi yönetiminin baskıcı yöntemler uyguladığı gerekçesiyle sokağa inen Mısırlılar bu ülkede askeri müdahalenin/vesayetin meşruluk zemini oluştururken, daha önce benzer uygulamalara aşina olan Türkiye’de bütün Gezi süreci boyunca asker pasif pozisyonunu sürdürmüştür. Yargı ve diğer bürokrasinin de bu süreçte pasif kaldığını ve hükümetin birer aygıtı olarak işlediklerini gördük. Bu gelişmeler Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne seçmeni/çoğunluğu kontrol altında tutmanın yolu olarak bürokrasiyi devreye sokan Kemalist hegemon dilin sona erdiğini ortaya koyuyor. 

Türkiye siyasetindeki bu muazzam kırılma gerek medyada gerekse akademik camiada uzun uzun tartışılıyor ve tartışılmaya devam edecek. Fakat bu kırılmanın Kürt siyaseti ile ilişkilendirilmesi ana akım medyada ve analizlerde genellikle göze çarpmıyor, ihmal ediliyor. Hemen belirteyim, bu yazı böylesi bir ilişkilendirmeyi amaçlamaktadır.

Nevroz mesajı ve HDP

Kürt siyaseti bağlamında son günlerde üç önemli gelişme yaşandı; Abdullah Öcalan’ın Demokratik İslam Kongresi Çağrısı, Suriye ve Türkiye sınırında duvar örüldüğü tartışması ve Halkların Demokrasi Partisi’nin (HDP) geçtiğimiz hafta sonu ilan edilmesi. Bu üç gelişmenin birbiriyle güçlü bir şekilde alakalı olduğunu ve askeri vesayet sonrası şekillenen yeni koşullar ekseninde bize söylemeye çalıştığı bazı şeyler olduğunu düşünüyorum. Elbette bu üç gelişmenin çok yeni olması nedeniyle burada söyleyeceklerim bir gelecek öngörüsünden ziyade, konuya ilişkin bir polemik olarak okunmalı.

Ak Parti ve Kürt siyaseti arasındaki ilişki üzerinden baktığımızda ilk konu “uzlaşı”, ikincisi “gerginlik”, üçüncüsü ise başka rakiplere karşı “strateji” olarak okunabilir. Kürt siyasetinin yaşadığı 2007 seçim yenilgisinden sonra söz konusu hareketin İslam ile barışma ya da İslam’ı bölgenin bir gerçeği olarak görme siyaseti izlemeye başladığını biliyoruz. Bu siyaset AK Parti’de bir nüfuz kaybını getireceği için uzun süre PKK’nın Zerdüşt temelli tasvirlerine ya da şeytanlaştırılmasına tanık olduk. Fakat bu gerilim Öcalan’ın Newroz mesajı ile birlikte bir çatışma nedeni olmaktan çıkıp, bu iki hareketi ortak zeminde bir araya getiren unsura dönüşmüş durumda. Bu tarihten sonra Kürt siyaseti İslam’ın ortak zemin olduğu konusunu destekleyecek bir çok açıklama yaptı ve en son adım Demokratik İslam Kongresi toplanması daveti ile geldi.

Demokratik İslam Kongresi daveti Kürt hareketi için üç anlama geliyor. Birincisi AK Parti ile Newroz açıklamasının ardından başlayan yakınlaşmanın sürdüğü ve bu yakınlaşmada İslam’a referansın önemli bir unsur olduğu ortada. İkincisi Kürt hareketi böyle bir yakınlaşmanın getirdiği normalleşme ikliminde klasik Marksist çizgisi ile Kürt seçmeni tutamayacağını Hak-Par ya da AK Parti gibi İslamcı dili olan hareketlere kaptıracağını öğrenmiş durumda. Üçüncüsü ise İslam referanslı bu dilin hareket içinde bazı rahatsızlıklara yola açtığı da açık. Bu hem sosyalist/Marksist bir dil harekete hakim olsun diyen isimler için, hem de Kürt milliyetçisi isimler açısından böyle.

Bu noktada etnik vurguya yoğun bir referans içeren Suriye Kürtleri konusunda AK Parti ile yaşanan ayrışma devreye giriyor. Uzun bir süre AK Parti’yi Rojova konusunda ağır bir dille eleştiren Kürt hareketi, böylelikle etnik temelini bir tarafa bırakmadığını ve bunun üzerine siyasete devam edeceğini de göstermiş oluyor. Bu şekilde de bir taraftan AK Parti’ye seninle girdiğimiz süreçte hiçbir şekilde senin hakim dilin altına girmeyeceğim mesajı verirken diğer taraftan milliyetçi Kürt isimlere Kürt hareketinin değişmediği/yenilmediği olgusunu kanıtlama imkanına kavuşuluyor. Suriye sınırındaki duvar tartışması, Kürt hareketinin temel motivasyonunun Kürtlük olduğunu, kendisini Türkiye sınırları içinde oluşmuş yeni yapı ile sınırlandırmayacağını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Kürtleri ayırıp, kuzeydekileri Türkiye’ye ait kılan sınırın yok sayılması Kürt hareketinin etnik vurgusunun bir hayli güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

“Devlete isyan devrimciliğinin” yerini “devletle müzakereye” bıraktığı bir dilin sembolik karşılığı olan HDP ise, sosyalist bir çizgi izlemek ve bir Türkiye partisi olmak iddiasıyla ortaya çıktığına göre iki şey söylüyor. İlki, Kürt hareketi olarak Türkiye siyasetinin bir parçasıyız ve ayrılıkçı bir kaygımız yok. İkincisi, İslam’ı bu ülkenin bir gerçeği olarak kabul etsek de, bizim siyasi mücadelemiz sol bir çizgi izleyecek ve bu nedenle AK Parti ile yakınlaştığımız gibi bir imaj doğru değildir. İlk mesaj AK Parti için bu hareketin normalleşmesi noktasında yeterli ve zaten Başbakan Erdoğan da kongreye bir kutlama mesajı yollamış durumda. Fakat ikinci adım da AK Parti’nin iki önemli rakibini (yani CHP ve dolaylı olarak MHP’yi) hedeflemesi nedeniyle işlevsel olarak AKP cephesi için kullanışlı bir tavır.

CHP ulusalcılıktan kaçamaz

Kürt hareketi içinden çıkan HDP, sosyalist isimlere ve hatta son bir kaç yılda AK Parti’den kopmuş olan liberallere diğer siyasal hareketlere savrulmaksızın yeni bir alan açması nedeniyle önemli. Üstelik HDP Gezi ile birlikte siyasal bir bilinç etrafında bir araya gelen kitleye de siyasal bir mecra imkanı sunuyor. Sırrı Süreyya Önder’in İstanbul adaylığı için kendisi yerine Alper Taş’ı önermesi bu anlamda bir tesadüf değil. Bütün bunlar CHP’nin olası seçmen desteğini hedeflerken, CHP’yi ulusalcı bir dile zorlayacak bir özelliğe de sahip gözüküyor. HDP’nin bir Türkiye partisi olma hedefi ve sosyalist bir çizgi izlemesi dolaylı olarak MHP’nin “bu Kürtler ayrılıkçı” dili üzerinden yaptığı siyaseti de hedefliyor. Böylelikle kendisine oy devşirdiği en önemli referanslardan birini daha sıkıntılı bir şekilde dolaşıma sokacak bir pozisyona itilmiş oluyor.

Sonuçta vurgulamam gerekir ki, bütün bu dinamikleri belirleyen ve anlamlı bir bütün haline getiren şey sene başından beri yaşanan barış süreci ve çatışmasızlık durumudur. Bu konuda yaşanacak aksi bir gelişme yukarıda yapılan analizleri yanlış kılma noktasında yeterli olacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir